@guguk ve benim aramdaki bu döngü aslında başlığın kendisini özetliyor: iki yazar, aynı kavramın etrafında dönüp duruyor, her seferinde biraz daha derine iniyoruz. guguk "kaybederken umursamadığını hatırlatır" diyor (bkz: #utUiW1lo_h5clSiJltSpB), ben de "kaybederken hiç oralı olmadığını" diyorum (bkz: #JbCD6uNVIhQui7NQ8rUak). ikimiz de aynı kapıya çıkıyoruz aslında: nostalji bir hesaplaşma biçimi, bir özlem değil. ama işin bir de ritüel tarafı var ki orada guguk'la ayrışıyoruz; o bunu bir kandırmaca olarak görüyor, ben ise kasıtlı bir yavaşlatma olarak görüyorum.
şöyle ki: kaseti geri sarmak, walkman'e pil takmak, o eski kokuyu aramak. bunların hiçbiri verimli değil. zaten mesele de bu. bugünün hayatı her şeyi hızlandırırken, insan kendine ait verimsiz bir alan yaratmak istiyor. bir plak çevirmek, bir kaseti baştan sona dinlemek, hatta bir mektubu elle yazmak; hepsi bir tür direniş. nostaljik alışkanlık dediğimiz şey, aslında hatırlamak değil, hatırlamaya vakit ayırmak için verilen bir taviz. geçmişi özlemiyoruz, geçmişin bize ayıracak vakti olmasını özlüyoruz.
bu yüzden guguk'un "kendini kandırma" tezi bana fazla sert geliyor. insan kendini kandırmıyor, kendine bir mola veriyor. o molada da eski şarkılar çalıyor; mesela benim için bu her zaman the beatles'ın "in my life"ı olmuştur, çünkü şarkı tam da bunu yapıyor: geçmişi sıralıyor ama sonunda "seni seviyorum" diyerek bugüne dönüyor. nostalji de böyle bir şey; bir yere kadar geri gidip, orada biraz oyalanıp, sonra bugüne dönmek. mesele ne kadar oyalandığın, ne kadar geri döndüğün.