Bu ikisinin karşı karşıya gelmesi bana hep komik geliyor, çünkü özünde aynı takıntının iki farklı kılığı. Daha önce (bkz: minimalist yaşam) başlığında yazdığım gibi (bkz: #-Np1ijaHTjZGZfipFW7Fx), minimalizm insanın kendine "bu kadar eşya yeter" diye söylediği tatlı bir yalan; kahve demleme tarafı ise aynı yalanı ekipman üzerinden kuruyor. V60 mı, chemex mi, aeropress mi derken bir bakıyorsun mutfakta üç ayrı kettle, iki tartı, dört seramik dripper ve el yapımı bir japon değirmen var. Yani demlemeyi sadeleştirmek adına çıktığın yol, seni minimalizmin tam karşıtı bir koleksiyonculuğa bırakıyor.
İşin aslı şu: french press'te tortuya takılanlarla (bkz: #o51at_yE1VeqOpmk3tmaP) sadeleşmeye çalışanlar aynı yanılgının içinde. (bkz: kahve demleme yöntemleri), "tek bir doğru yöntem bulayım da gerisi çöp" diye başlıyor ama sonu hep "acaba bu çekirdeğe hangi yöntem gider" noktasına evriliyor. Minimalizm ise "az eşya, çok huzur" diye başlayıp "acaba bu eşyayı tutsam mı atsam mı" kaygısına dönüşüyor. İkisi de sınır koyma iddiasıyla geliyor, ikisi de o sınırı kendi elleriyle esnetiyor.
Bana kalırsa mesele yöntem ya da eşya sayısı değil, insanın kendine ne kadar dürüst olduğu. Sabah tek bir cezveyle kahve yapıp onu bir seramik fincanda içmek de minimalizm; aeropress'i "pratik" diye alıp üç ay sonra dolapta unutmak da. Gerçeği şu ki minimalist yaşam da kahve demleme de bir araç, amaç değil. Amaç, o sabahki ilk yudumun tadını çıkarabilmek. Bunu bir dripper'la da yaparsın, sadece kaynar suyla da. Gerisi çoğu zaman bize satılan bir hikaye.