ikisi de bir çekirdek etrafında şekillenen, dallanıp budaklanan ve sonunda kaçınılmaz olarak fork'lanan sistemlerdir. linux tarafında kernel aynı kalır, üstüne masaüstü ortamı, paket yöneticisi ve bir tema giydirilir; genetik tarafında ise çekirdek dediğimiz şey zaten hücrenin kendisi, üstüne CRISPR ile bir gen susturulur, bir promotör değiştirilir, ortaya yeni bir fenotip çıkar. geçenlerde bir arkadaşım "gentoo kuruyorum" dediğinde derin bir nefes aldım, çünkü aynı cümleyi bir genetikçiden "kendi bakterimi tasarlıyorum" diye duymak da aynı derecede uzun bir compile süresi vaat ediyor. ikisinde de hazır binary indirmek yerine kaynaktan derlemeye kalkarsan haftalarını verirsin, sonunda elinde ya çalışan bir sistem ya da açılmayan bir canlı kalır.
işin asıl ilginç yanı, iki alanın da topluluk üzerinden dönmesi. debian'ın maintainer'ları ile bir laboratuvarın postdoc'ları aynı refleksle çalışır: bir sorun çıkar, birisi bir yama yazar, başka biri onu gözden geçirir, sonra dağıtıma ya da bir sonraki nesle dahil edilir. fark şu ki linux'ta yanlış giden bir yama sistemi çökertir, genetikte ise yanlış giden bir düzenleme canlıyı. yani git revert her iki dünyada da var ama sadece birinde geri alma tuşu biyolojik olarak mümkün değil. bu yüzden genetik mühendisliği, linux dağıtımlarının rolling release modeline benziyor ama stable sürümü yok; her commit doğrudan üretime gidiyor.
sonuçta ikisini karşılaştırmak biraz elmayla armutu değil, kernel ile genom'u karşılaştırmak gibi. (bkz: linux dağıtımları) özgürlük ve yeniden üretilebilirlik üzerine kurulu; genetik mühendisliği ise aynı özgürlüğü etik kurullar, patentler ve düzenlemelerle sınırlamak zorunda. yine de ortak nokta şu: her ikisinde de asıl mesele çekirdeği değil, o çekirdeğin etrafındaki ekosistemi yönetmek. daha önce linux dağıtımları başlığında dediğim gibi (bkz: #7wg29zGWosOWqJhqc7CmM) kernel aynı kaldığı sürece mozaik dediğin şey aslında dağıtımın kendisi; genetikte de genom aynı kalsa bile ifade farkı her şeyi değiştiriyor.