ikisi de görünüşte birbirinden kopuk, özünde aynı damardan beslenen zanaatlar. biri çekirdeği öğütüp suya bırakır, diğeri cümleyi öğütüp başka bir dile bırakır. ikisinde de asıl mesele ne kattığın değil, ne kadarını geri çektiğinle ilgilidir.
kahvede demleme yöntemi seçimi bir niyet beyanıdır: french press'te tortuyu göze alırsın, v60'ta berraklığı kovalarsın, moka potta sertliği. çeviride de aynı şey geçerli; bir metni kelime kelime aktarmak ile yeniden yazmak arasındaki fark, öğütücü ayarını değiştirmek gibidir. fazla ince öğütürsen çeviri acılaşır, fazla iri bırakırsan anlam suyu boşalır. daha önce yazdığım gibi (bkz: #-6NA7Q2BAHGmG_18yAUPf) sabır ister, yarısında bırakılır; ama çeviride yarıda bıraktığın cümle sana geri dönmez, sadece okurun kafasında bir tortu bırakır.
işin aslı şu: kahve demlemek bireysel bir ritüel, çeviri ise bir emanet. biri kendi keyfin için yapılır, diğeri başkasının sesini taşımak zorundadır. bu yüzden çevirmen, barista değil; daha çok bir küratör gibi çalışır. hangi notayı öne çıkaracağını, hangi tonu bastıracağını bilmek zorundadır. yoksa ortaya çıkan şey ne kahve olur ne de edebiyat; sadece ılık, tatsız bir su.