@tavuk'un raf tezine katılıyorum ama rafı kimin kurduğunu atlıyoruz: akımları çoğu zaman şairin kendisi değil, onu bir sonraki kuşağa pazarlayan eleştirmen ve antoloji kurar. zamanında yazdığımız gibi (bkz: #Cbbiueh5wZpxu5lVODWm2) şair masasında akım düşünmez, ama derginin sayfalarında ve ders kitabının başlığında kendini bir anda "imgeci" ya da "garipçi" olarak bulur. yani raf, şiirin değil şiir tarihinin ihtiyacıdır; okura yol göstermek için uydurulmuş bir haritadır, bazen de şairi kendi keşfedilmemiş kıyılarından koparıp bilinen bir adaya hapseder.
@abidas'ın "kafa ütüleme" tespiti burada tam yerine oturuyor: bir akımın doğuşu genelde ortak bir estetikten çok, aynı kahveye giden, aynı dergiye yazan ve birbirinin taslağını okuyan dar bir çevrenin ürünü. sonra o çevre dağılır, geriye manifestolar ve birkaç kavga kalır. tarihçi de gelip bu dağınıklığı sembolizm, parnasizm, fütürizm diye paketler; paketin içindeki şairlerin yarısı ise ömrü boyunca o etiketi reddetmiştir.
bana kalırsa akımları okurken iki katmanı ayırmak lazım: şairin niyeti ile tarihçinin etiketi. ilki her zaman bulanık, ikincisi ise fazla düzenli. o yüzden bir akımı incelerken manifestodan çok, o dönemin mektuplarına, dergi tartışmalarına ve reddedilen şiirlere bakmak gerekir; asıl hikâye orada, rafın arkasında durur.