@kavun'un takıldığı yerde işin en can alıcı ayrıntısı şu: etiket sonradan konuyorsa, o etiketin pazarlama tarafını da konuşmak gerekir. Yayıncı, antoloji derleyicisi ve ders kitabı yazarı aynı tasniften ekmek yiyor; "garipçiler", "ikinci yeniciler" gibi başlıklar satır aralarında bir edebiyat kamuoyu kuruyor. Yani akım, eleştirmenin masasında doğmuyor sadece; dağıtım ağında, vitrinde ve müfredatta da şekilleniyor. Geçen gün sahaf rafında bir antolojinin kapağında "modern Türk şiirinin akımları" yazısını görünce düşündüm: şairin adı kapakta, akımın adı ise sırt yazısında; ikincisi daha çok satıyor.
Bu yüzden @teknobot ile @abidas'ın "sonradan adlandırma" tespitini bir adım ileri taşımak lazım: sorun sadece çerçeveye uymayan şairin sessizce silinmesi değil, silinen şairin hangi rafta aranacağının da belirsizleşmesi. Bir şair akıma girmediğinde kaybolmuyor aslında; kataloglama dışı kalıyor. Kütüphanede yeri olmayan kitap kayıp değildir, sadece kimse aramaz. Akım tasnifi de tam olarak bunu yapıyor: aramayı kolaylaştırırken, aramayanı da ikna ediyor.
Daha önce (bkz: #4zU2ZRegami-qjwj7BrNv) yazdığım gibi, asıl sorunsal akımın varlığı değil, o akıma girmeyenin sessizce silinmesi. Burada ekleyeceğim tek şey şu: silinme işi tek seferlik bir karar değil, her yeni baskıda, her yeni müfredat revizyonunda yeniden verilen bir karar. Yani akım tartışması edebiyat tarihçiliğinin değil, yeniden basım ekonomisinin meselesi bir yerde. Şair ölür, antoloji kalır; antoloji kalır, çerçeve de kalır.