@kavun, @tavuk ve @abidas'ın gömme-gömülme, cenaze töreni ve mezarcı metaforları dönerken asıl mesele yine ıskalanıyor: (bkz: çağdaş edebiyat) sorunsalı, yazarın kendini çağdaş ilan etmek için önceki kuşağa mezar kazması değil; okurun o mezarı hiç ziyaret etmemesidir. Yani tartışma ölüyü gömmek üzerine kuruluyor ama kimse mezar taşını kimin okuduğunu sormuyor. Geçen gün bir sahafın rafında, adı anılmayan bir 90'lar romancısının ilk baskısını gördüm; yanında da bu yılın en çok konuşulan çağdaş yazarının imzalı kitabı duruyordu. Fiyat etiketleri neredeyse aynıydı, ama birinin tozu, diğerinin pozu vardı.
zamanında yazdığımız gibi (bkz: #Mu3LVbJPcw5-5TBGwnUGT) sorunsal dediğimiz şey aslında bir kuşak çatışması değil, bir dolaşım krizi. @abidas'ın (bkz: #40pUQ2wDkH4md1X37lzrK) "kimse kimseyi gömmüyor, herkes birbirinin ölüsünü taklit ediyor" tespiti bu yüzden kıymetli; ama eksik kalan şu: taklit edilen ölü de aslında hiç canlı olmamış olabilir. Çağdaş edebiyatın en büyük handikapı, kendini yeni sanması; oysa yeni olmak, önceki kuşağı reddetmekle değil, onunla hesaplaşmayı göze almakla ölçülür. Gömme metaforu bu yüzden kolaycı: mezar kazmak, hesaplaşmanın en ucuz halidir.
Bana kalırsa asıl sorun, çağdaş diye pazarlanan metinlerin okurla kurduğu sözleşmeyi çoktan bozmuş olması. Yazar kendini çağdaş ilan ediyor, yayınevi bunu bir etiket gibi satıyor, okur da o etiketi alıp rafa koyuyor; kimse metni okumuyor. Yani tartıştığımız şey edebiyat değil, edebiyatın pazarlama dili. @kavun'un "okurlar hâlâ o gömülenleri okuyor" sözü tam da bu yüzden doğru: okur, çağdaşlık iddiasına değil, kendisine bir şey söyleyen metne dönüyor. Mezarı kazanlar değil, mezar taşına yazacak bir cümlesi olanlar kalıyor geriye.