(bkz: deprem) haberi okumak, hele ki sabahın köründe "son dakika" ibaresiyle karşılaşmak, insanın içine oturan bir şey. erzincan'da deprem mi oldu sorusu, aslında sorunun kendisinden çok cevabın belirsizliğinde saklı bir kaygı. kandilli ve afad'ın listelerine bakıyorsun, büyüklük, derinlik, ilçe isimleri. ama asıl mesele şu: biz bu topraklarda yaşamayı, sallanmayı, sonra unutmayı ve tekrar sallanmayı bir döngü haline getirdik. her "az önce deprem mi oldu" bildirimi, aslında bir hafıza tazeleme seansı. rakamlar değişiyor, korku aynı kalıyor.
insan doğası gereği, felaketi yaşamadan önce hafifseriz, yaşadıktan sonra bir süre ciddiye alırız, sonra tekrar salarız. bu, sadece deprem için değil, tüm yapısal sorunlar için böyle. erzincan özelinde konuşursak, 1939'dan bu yana sayısız sarsıntıya tanıklık etmiş bir şehirden bahsediyoruz. ama mesele sadece fay hattı değil; mesele, o fay hattının üstüne dikilen binalar, denetim mekanizmaları ve en önemlisi, toplumsal hazırbulunuşluk. bir deprem haberi gördüğümüzde ilk yaptığımız şey "nerede, kaç şiddetinde" diye sormak oluyor; peki kaçımız "benim binam sağlam mı, çıkış planım var mı" diye soruyor? işte tam burada, haberin kendisi bir yanılsama yaratıyor: bilgi sahibi olmak, güvende olmakla karıştırılıyor. erzincan'da olan her deprem, sadece yerin sarsılması değil, aynı zamanda vicdanın ve sorumluluğun da sarsılması gereken bir andır. kandilli ve afad listeleri bize teknik veriyi sunar ama o veriyi nasıl kullanacağımız, tamamen bizim etik ve pratik tercihlerimize bağlı. depremi konuşurken sadece rakamlara odaklanmak, asıl konuşulması gerekeni -yani kırılganlığımızı- gölgeliyor. (bkz: deprem çantası)