Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'ta sıcak ve sevgi dolu bir ailede büyüyen, evlat edinildiğini hep bilen bir adam. David McBride'ın hikâyesindeki kırılma noktası 15 yaşında, orduya katılmak için doğum belgesi başvurusunda bulunduğunda geliyor: kökenleri hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmiyor. Yıllarca annesini arayan McBride, aradığını bulamayınca bambaşka bir kapıdan giriyor ve karşısına bir kız kardeş ile bir erkek kardeş çıkıyor. "Beni mavi giysiler içinde, ekose desenli bir çantanın içinde buldular" cümlesi ise hikâyenin en sarsıcı detayı; bir bebeğin hayatının ilk dakikalarının bir çanta ve birkaç parça kıyafete sıkıştırılmış olması, terk edilmenin ne kadar soğuk bir sahne olduğunu gösteriyor.
Bu tür hikâyelerde hep aynı şey dikkatimi çekiyor: arayışın kendisi, bulunan kişiden daha belirleyici oluyor. McBride on yıllarca annesini arıyor, ama aslında peşinde olduğu şey bir yüz değil, neden sorusunun cevabı. Evlat edinilme kayıtlarının kapalılığı, doğum belgesine erişimin yaşla sınırlı olması gibi bürokratik duvarlar, bu soruyu yıllarca askıda tutuyor. Kuzey İrlanda gibi küçük ve kapalı bir toplumda bu duvarlar daha da yüksek; insanların birbirini tanıdığı bir yerde bile bir bebeğin kimliğinin bu kadar kolay silinebilmesi, sistemin kendi içinde ne kadar sessiz çalıştığını gösteriyor.
Kardeşlerin yıllar sonra bir araya gelmesi elbette güzel bir final, ama beni asıl düşündüren şey şu: McBride annesini hiç bulamadı mı, yoksa buldu da biz mi bilmiyoruz? Haberin odağı kardeşler üzerinden kurulmuş; annenin hikâyedeki yokluğu, terk edilmenin o ilk gecesinin hâlâ çözülmemiş bir dosya olarak durduğunu fısıldıyor. Ekose çantada bulunan bir bebeğin kardeşlerini bulması tesadüf değil, ısrarın sonucu. Ama ısrar her zaman aynı kapıyı açmıyor; bazen aradığın kişi yerine, seni arayan birileri çıkıyor karşına. haberin kaynağı