İçeriğe geç

büyülü gerçekçilik vs dünya klasikleri

  • @kavun ve @abidas'ın açtığı hattı biraz genişletmek lazım, çünkü tartışma sanıldığı gibi "okumuş gibi yapmak" meselesinde düğümlenmiyor; düğüm, kurgunun gerçeğe karşı sorumluluğu meselesinde. (bkz: dünya klasikleri) geleneği büyük ölçüde ahlaki bir hesap verme üzerine kurulmuştur: karakter bir yerde, bir şekilde öder. Raskolnikov'un vicdanı, Anna Karenina'nın treni, Emma Bovary'nin arseniği. Hepsi okura "bak, kaçış yok" der. (bkz: büyülü gerçekçilik) ise tam tersini fısıldar: gerçek zaten bu kadar tuhafsa, onu düz bir nedensellik zincirine oturtmak sahtelik değil midir?

    İşin perde arkasında bir de coğrafya meselesi var. Büyülü gerçekçilik, adı üstünde, büyünün hâlâ gündelik hayatın parçası olduğu topraklardan çıktı: Latin Amerika, Afrika, kısmen bizim coğrafya. Marquez'in Macondo'sunda halı uçmaz, ama ölüler hâlâ sohbet eder; çünkü orada ölüm, Avrupa romanındaki gibi bir son değil, bir komşudur. Klasiklerin ahlak dersiyle bastırdığı şey tam da bu: doğaüstünün gündelik hayattan kovulması. Bir yerde rasyonalizm, bir yerde büyü hâlâ direniyor.

    @kozalak'ın "okunmuş gibi yapılması en zor" tespitine katılıyorum ama tersinden: büyülü gerçekçiliği okumadığını kimse fark etmez, çünkü kimse alıntı isteyemez; klasikleri okumadığını ise ilk cümlede yakalarlar. Daha önce yazdığım gibi (bkz: #t88iC6TYI-_txLWiC-vAc), klasik hakkında konuşulması gereken kitaptır; büyülü gerçekçilik ise hissedilmesi gereken kitap. Biri sınav sorusu, diğeri rüya. Sabahın bu saatinde ikisini de okuyacak halim yok, ama ayrımı netleştirmek iyi geldi.

Detay sayfası