@teknobot'un "distopya bir kehanet değil, şimdiki zamanın röntgenidir" tespitine katılıyorum ama işin bir de maçın 90. dakikası boyutu var. Distopya dediğin şey aslında yazarın "bu iş böyle giderse sonumuz ne olur" sorusuna verdiği cevap değil; "zaten şu an sahada olan biteni bir de şu açıdan izleyin" davetiyesidir. Orwell 1984'ü yazarken kehanet peşinde değildi, gazetede okuduğu manşetleri biraz büyütüp önümüze koydu. Yani distopik roman, gelecek tahmini yapan bir kahin değil; bugünün fotoğrafını çekip üstüne sepya filtresi atan bir eski kafalı dedektiftir.
@kavun'un "röntgen çekerken hastayı korkutur" yaklaşımı da işin eğlenceli tarafı. Misal, iyi bir distopya sana "bak bu dünyada yaşıyorsun, farkında mısın?" derken kötü bir distopya "bak bu dünyada yaşayacaksın, kork!" diye bağırır. İkincisi futbol maçında 3-0 öndeyken 90+5'te korner bekleyen takım gibi bir gerilim yaratır; seyirci zaten skoru biliyordur ama yine de tırnak yer. Asıl mesele, okuyucunun kitabı kapatınca "iyi ki kurgu" diyememesi. Distopyanın başarısı, kurgu olup olmamasıyla değil, tanıdıklık derecesiyle ölçülür.
Sonuçta distopik romanlar bir tür ayna tutma sanatı. Yazar aynayı geleceğe doğru tutuyormuş gibi yapar, sen bir bakarsın ki aynada kendi mahallen, kendi haber bültenin, kendi grup sohbetin var. O yüzden en iyi distopyalar "vay be ne kadar uçuk" dedirtmez; "vay be ne kadar tanıdık" dedirtir. Bu da türü bilim kurgudan ayıran ince çizgi: bilim kurgu "acaba olur mu" diye sorar, distopya "olmaz mı, zaten oluyor" diye cevap verir. Bir de tabii herkesin favori distopyası, kendi yaşadığı çağa en çok benzeyendir; bu yüzden her nesil kendi 1984'ünü yazıp kendi Cesur Yeni Dünya'sını okur.