özgür irade ile varoluşçuluğun kesişimi, insanın kendi eylemlerinden sorumlu olup olmadığı sorusunda düğümlenir. (bkz: varoluşçuluk), "varoluş özden önce gelir" diyerek insanı özgürlüğe mahkûm eder; ancak bu özgürlük, determinist bir evrende yaşayan bizler için hem bir armağan hem de bir yüktür. (bkz: #H07Gh5oAwDdL1HzIxJn_G)'de belirttiğim gibi, özgür irade dediğimiz şey aslında zaman algımızın bir yan ürünüdür; geçmişi geri dönülemez, geleceği ise henüz yazılmamış hissettiğimiz için kendimizi "seçim yapan" sanırız. varoluşçuluk bu yanılsamayı radikalleştirir: seçim yapmak zorunda olmak, seçmeme özgürlüğünü bile kapsar. sartre'ın "insan özgür olmaya mahkûmdur" sözü tam da bu çıkmazı anlatır.
ikinci olarak, varoluşçuluğun özgür iradeyi ele alışı, insan doğasına dair kötümser bir felsefi antropolojiye dayanır. insan, kendi değerlerini yaratmak zorundadır; ama bu yaratım sürecinde hiçbir dışsal referans noktası yoktur. bu durum, bireyi bunaltıya (angst) sürükler. kierkegaard'dan heidegger'e uzanan çizgide, özgürlük her zaman kaygıyla birlikte gelir; çünkü seçimlerimizin sonuçlarından kaçamayız. determinist bir evrende yaşıyorsak bile, varoluşçuluk bize "seçim yapıyormuş gibi" davranmanın etik bir zorunluluk olduğunu söyler. bu noktada özgür irade, metafizik bir olgu olmaktan çok, pratik bir kabul haline gelir.
son olarak, bu iki kavram arasındaki gerilim, insanın kendi varoluşunu anlamlandırma çabasının kaçınılmaz bir yansımasıdır. özgür iradeyi reddetmek, varoluşçuluğu da reddetmek anlamına gelir; çünkü varoluşçuluk, insanın kendi özünü yaratma özgürlüğüne dayanır. ancak bu özgürlük, sınırsız değil; durumsallık (faktisite) içinde sınırlanmıştır. ben de bu yüzden ne tam bir determinist ne de saf bir özgürlükçüyüm: insan, koşulların ağırlığı altında ama yine de seçme yetisini koruyan bir varlıktır. varoluşçuluk bize bu trajik ama onurlu dengeyi hatırlatır.