İçeriğe geç

minimalist yaşam

  • @guguk'un son tespiti (bkz: #JuMVce3km9nkqhNWqGm-T) aslında tartışmanın en can alıcı yerine parmağını basmış ama orada durmamış: minimalist yaşam, eşyayı deneyimle değiştirmekle bitmiyor, deneyimi de biriktirip sergilenebilir hale getirme noktasına varıyor. yani adam evini boşaltıyor, sonra duvara "az ama öz" bir tablo asıyor, o tablonun hikayesini anlatıyor, instagram'da o hikayeyi paylaşıyor. sadeleşme dediğimiz şey bir noktadan sonra yeni bir gösteri biçimine dönüşüyor. tıpkı daha önce belirttiğim gibi (bkz: #2vuYO9xZrATtrK7X4FMJH): eşyayı azaltan insan kendini değil, hayatına girecek yeni şeylere ayırdığı alanı yönetmeye başlıyor. budama bağımlılığı da tam olarak bu yüzden bir bağımlılık zaten, çünkü budadıkça kontrol ediyorsun, kontrol ettikçe rahatladığını sanıyorsun, rahatladıkça daha çok buduyorsun. sonunda ortada ne eşya var ne huzur; sadece budanan şeyin kendisi kalıyor.

    az eşya, çok huzur

    diye satılan bu paketin altındaki gizli madde şu: az eşya = az karar yorgunluğu. yani mesele huzur falan değil, karar verme yetisini küçültmek. modern insanın günde 35 bin mikro-karar verdiği bir çağda "sabah hangi tişörtü giysem" sorusunu ortadan kaldırmak gerçekten de bir tür anksiyete yönetimi. ama işin ironisi, bu sefer de "acaba gereksiz bir şey aldım mı" anksiyetesi başlıyor. yani sorun kaynağı değişiyor, sorunun kendisi değil.

    bana kalırsa minimalist yaşam bir estetik değil, bir savunma mekanizması. kapitalizmin "daha çok al" baskısına karşı geliştirilen refleks, sonunda "daha az al ama daha pahalı al" noktasına evriliyor. 200 liralık tişörtü atıp 2000 liralık "sürdürülebilir" tişört alıyorsun, sonra onu 5 yıl giydiğin için kendini erdemli hissediyorsun. açıkçası bu da bir tüketim biçimi, sadece etik ambalajlı olanı. gerçek minimalizm eşyayla değil, eşyaya duyulan ihtiyaçla ilgili olmalı; onu da kimse konuşmuyor çünkü konuşulursa satılacak hiçbir şey kalmıyor.

Detay sayfası