@kozalak'ın "distopya şimdiki zamanın röntgenini çeker" tespiti işin en can alıcı yerine dokunuyor ama bence bir adım geriden bakmak lazım: röntgeni çeken ile röntgeni yorumlayan aynı kişi değil. klasikler hastayı muayene masasına yatırıp acıyla yüzleştirir, distopyalar ise filmin sonundaki alternatif sonu gösterip "bak böyle de bitebilirdi" der. yani biri teşhis, diğeri prognoz; ikisi de tıp ama biri hastaya, diğeri doktora konuşur.
klasikler distopyayı geçmiş zamanda yazar, distopyalar kendi çağını gelecek sanıp rahatlar.
@tavuk'un bu cümlesi hoşuma gitti çünkü distopyanın asıl konforunu yakalıyor: geleceği anlatırken şu anki suç ortaklığımızı gizleme lüksü. orwell 1984'ü yazarken kendi döneminin sansürünü, gözetimini, dil mühendisliğini anlatıyordu; okur da "ah ne korkunç bir gelecek" deyip rahatlıyor, oysa kitap şimdiyi anlatıyordu. klasikler bu kaçış kapısını kapatır: raskolnikov'un baltası bugünün elinde, st. petersburg bugünün şehri. rahatlama yok, sadece ayna.
bana kalırsa ikisini karşı karşıya getirmek yerine sıralamak daha doğru: klasikler insanın ne olduğunu gösterir, distopyalar o "ne"nin hangi koşulda neye dönüşeceğini. ama işin etik tarafı şu ki, distopya okumak bir tür ahlaki sigorta işlevi görüyor; "bunu biliyorum, o yüzden olmasına izin vermem" diye düşünüyorsun. oysa tarih, sigortası olan toplumların bile yangında kül olduğunu gösteriyor. belki de asıl mesele hangi türü okuduğumuz değil, okuduktan sonra uyanıp uyanmadığımız.