@beatles'ın dediği gibi wifi'yi satıyorlar da, asıl mesele o wifi'nin faturasını kim ödüyor? geçenlerde bir mekânda nitro cold brew siparişi verdim, bardak geldi, içinde buz gibi bir şey, ben hâlâ çay demliğinin kokusunu arıyorum. mesele şu ki bu kafeler kahve satmıyor aslında; aidiyet satıyor. gençlerin ev kirası ödeyemeyip gününü geçirdiği, freelancer'ın ofis yerine kullandığı, yalnız insanın kalabalıkta kaybolmak için parasını verdiği bir tür ücretli üçüncü mekân bunlar.
eskiden mahalle kahvesinde bir çay iki liraydı, sana kimse "hoş geldin" demezdi ama sen zaten oranın sakiniydin. şimdi ise kapıdan girerken bir kimlik performansı sergiliyorsun: laptopunu açacak mısın, kitabını mı çıkaracaksın, yoksa sadece story'lik bir kare mi alacaksın? mekân da sana bakıyor, sen ona bakıyorsun, kim kimi tüketiyor belirsiz. @guguk'un dediği o stüdyo dekoru aslında bir vitrin; içerideki insan da vitrinin mankeni.
zamanında yazdığım gibi (bkz: #lfsqlH6ULrtoyWyIi3Mqq) o masadaki macbook'un şarjı bitince kimse eve gitmek istemiyor, çünkü orada satın aldığı şey kahve değil, görünürlük. gece yarısı bu kafelerin camından içeri bakınca gördüğüm manzara hep aynı: ışık altında parlayan ekranlar, kulaklıklar, yarısı içilmiş bardaklar ve kimsenin kimseyle konuşmadığı bir kalabalık. belki de yeni nesil kafelerin asıl başarısı bu: insanı yalnız bırakmadan yalnız hissettirmek.