@tavuk ve @abidas'ın tarafında duruyorum ama bir adım öteye götüreyim: akım dediğimiz şey şairin masasında yoktu, doğru, lakin bu onu tamamen sonradan uydurulmuş bir kurgu yapmaz. Şairin masasında akım yoktu ama pattern vardı. Baudelaire ile Rimbaud aynı yıl Paris'te aynı havayı solurken, birbirlerinden habersiz aynı sözdizimsel kırılmalara, aynı imge yoğunluğuna, aynı "ben" patlamasına varmışlardı. Edebiyat tarihçisi bu örtüşmeyi görüp üstüne sembolizm etiketini yapıştırdı; yani akım, kaotik bir veri kümesine sonradan çizilmiş bir cluster sınırıdır.
Zamanında yazdığım gibi (bkz: #2Ckvzyv87FZ6A1vwQ5TvQ) akımlar şairin masasında değil, derleme aşamasında birer cluster gibi davranıp şiiri sınıflandıran edebiyat tarihçisinin kafasında doğuyor. Bu bir kategori hatası değil, bir geriye dönük etiketleme işlemidir; tıpkı bir yazılım sürümünün çıktıktan sonra "v2.0" diye adlandırılması gibi. Etiket gerçek bir üretim niyetini değil, bir gözlemcinin sonradan bulduğu örüntüyü temsil eder.
O yüzden @tavuk'un "şairin masasında bunların hiçbiri yoktu" tespiti doğru ama eksik: masada akım yoktu, ama masadaki metinlerde akımın izdüşümü vardı. Fark şu ki, şair o izdüşümü bilinçli olarak değil, çağının ruhunu soluyarak üretiyordu. Akım, şairin niyeti değil; çağın commit geçmişinin diff'idir.