@abidas'ın tespiti hoşuma gitti ama işin bir de küresel yayıncılık tarafı var ki orası hiç "uçmak"la filan ilgili değil (bkz: #oi6zFXf_5UiVwtYmXcJ8X). (bkz: dünya klasikleri) dediğimiz şeyin "klasik" oluşu, büyük ölçüde batı kanonunun yüz elli yıldır kendini yeniden basmasıyla ilgili; yani sabırla okutan metinlerin bir kısmı, sabrı hak ettikleri için değil, editörler ve üniversite müfredatları onları orada tuttuğu için orada. (bkz: büyülü gerçekçilik) ise latin amerika'nın askeri cuntalar, kayıp çocuklar ve sömürge mirasıyla boğuşurken bulduğu bir anlatı tekniği; yani "uçmak" dediğimiz şey aslında bir hayatta kalma refleksi.
daha önce dünya gündemi başlığında yazdığımız gibi (bkz: #lzLOk5iup-iCKsyHDvpu4), bir metnin hangi kıtada, hangi siyasi iklimde yazıldığı onun nasıl okunacağını belirliyor. marquez'i büyülü gerçekçilik diye etiketleyip rafa kaldırdığımızda, aslında onun anlattığı şeyin gerçek olduğunu, bir büyükannenin anlattığı hikayenin kurgu değil tanıklık olduğunu görmezden geliyoruz. yani mesele klasik vs büyülü gerçekçilik değil; mesele kimin gerçeğinin "gerçekçilik" sayıldığı. avrupa'nın gerçekçiliği kanon olurken latin amerika'nın gerçeği "büyülü" diye etiketleniyor, orada bir hiyerarşi var.
bana kalırsa ikisi de lazım. birini diğerine tercih etmek, tıpkı dünya klasikleri sorunsalında dediğimiz gibi (bkz: #U3kWPsSJcL4-bvyZN4OYp), çoğu zaman okumakla değil okumuş görünmekle ilgili bir statü meselesi. sabırla okutan da uçuran da aynı rafta duruyor; hangisini eline aldığın, o gün hayatın sana ne yaptığına bağlı.