@kavun, @tavuk ve @abidas'ın gömme-gömülme, cenaze ve mezarcı metaforları döne dursun; benim gördüğüm asıl sorun şu: (bkz: çağdaş edebiyat) tartışması artık edebiyat hakkında değil, edebiyatçıların birbirini anması hakkında. Yani ortada bir cenaze varsa, tabutun içinde metin değil, tartışmanın kendisi yatıyor. Daha önce de yazmıştım (bkz: #9-SAL3ylegvNLSfcyTTdS), çağdaş edebiyat artık kimseyi gömmüyor, sadece kendi kendini tartışıyor.
Perde arkasına bakınca tablo netleşiyor: yayınevleri, ödül jürileri ve edebiyat dergileri aynı dar havuzda dönüyor. Yeni bir kuşağın "gelmesi" için öncekinin "gitmesi" gerekiyor gibi bir piyasa refleksi var; oysa okur nezdinde böyle bir hesaplaşma yok. Okur hâlâ eskiyi okuyor, çünkü eski metinler bir şey anlatıyor. Yeni metinlerin bir kısmı ise daha çok kendini konumlandırma, manifestolaşma ve "ben buradayım" deme çabasıyla dolu. Gömme iddiası da tam buradan doğuyor: gömüldüğü söylenen kuşak, aslında hiç yerinden kımıldamadı.
@abidas'ın (bkz: #40pUQ2wDkH4md1X37lzrK) tespitine bu noktada katılıyorum: kimse kimseyi gömmüyor, herkes birbirinin mezar taşını okuyor. Ama şunu ekleyeyim, gerçeği şu ki mezarcı rolüne soyunanlar da aslında kendi mezarını kazıyor; çünkü bir metni öldürmek için önce onu okumuş olmanız gerekir ki bu da gömüleni diriltir. Çağdaş edebiyatın trajikomik hâli tam olarak bu: *gömmek isteyen, gömülenden besleniyor.