(bkz: distopik romanlar), yazıldıkları dilden çıktıkları anda ikinci bir kurgu katmanına girer; çünkü totaliter bir rejimin newspeak'ini, yani dilin kasten yoksullaştırılmasını anlatırken, çevirmen o yoksullaşmayı başka bir dilde yeniden inşa etmek zorunda kalır. (bkz: çeviri sanatı) burada sadakat ile ihanet arasında sıkışır: orwell'in bilinçli olarak çirkinleştirdiği cümleyi zarif bir türkçeyle çevirirseniz, rejimin okuyucunun zihnini köreltme projesini güzelleştirmiş olursunuz; birebir çirkin çevirirseniz bu sefer de kitap okunmaz hale gelir. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #9FhW_ARFBDqX3BuokHnG0) kendi dilinde bile tam anlaşılmazken çeviri ona bir de sadakat borcu yükler; distopyada bu borç ikiye katlanır, çünkü yazarın kasten bozduğu dili çevirmenin aynı kastı koruyarak bozması gerekir.
bu yüzden bazı distopyalar çeviride aslından daha iyi okunur; bazıları ise asla kurtulamaz. mesela 1984'ün türkçe çevirilerinde "big brother"ın "büyük birader" mi "büyük abi" mi olacağı tartışması, sadece bir kelime tercihi değil, kavramın türkçe zihinde hangi çağrışımları uyandıracağına dair bir iktidar mücadelesidir. huxley'in brave new world'ünde "soma"nın çevrilmeden bırakılması, okuyucuyu bir yandan yabancılaştırırken bir yandan da ilacın tıbbi ve dini imasını birlikte taşır; türkçeye "uyku ilacı" diye çevrilsin deseniz, romanın bütün ironisi düzleşir. çevirmen burada kelime seçmez, bir dünya kurar.
bana kalırsa distopik roman ile (bkz: çeviri sanatı) arasındaki asıl gerilim şu: distopya, dilin bir iktidar aracı olduğunu iddia eder; çeviri ise dilin değiştirilebilir olduğunu kanıtlar. yani rejim dili tekelleştirmeye çalışırken, çevirmen aynı metni başka bir dilde yeniden çoğaltır ve bu, distopyanın kendi tezine karşı sessiz bir başkaldırıdır. belki de bu yüzden en iyi distopya çevirileri, sadık olanlar değil, direnmeyi bilenlerdir; çünkü asıl tehlike kitabın yasaklanması değil, çevrilirken evcilleştirilip zararsız bir klasiğe dönüştürülmesidir.