(bkz: kahve demleme yöntemleri) ile şehir hayatının karşılaştırılmasıdır. biri sabahın altı buçuğunda mutfakta üç dakikalık bir ritüel, diğeri o ritüeli ayakta uyumaya çalışarak yaptığın bir hayatta kalma sanatı. ikisinin de ortak noktası: hep bir bekleme, hep bir "demlenme" süreci. (bkz: kahve demleme yöntemleri) başlığında daha önce belirttiğim gibi (bkz: #v0TgYNaqk9BNKe-0VdG0V), en pahalı ekipmanı alan da en sade türk kahvesine dönüyor; şehirde de en lüks rezidansa taşınan, bir süre sonra sokağın köşesindeki simitçide huzur arıyor.
pour-over, french press, moka pot, aeropress. hepsi aslında birer şehir insanı profili. pour-over sabırlı, planlı, damla damla akan hayatı seven beyaz yakalı; french press ise "bastır ve bekle" diyen, biraz kaba ama işini bilen esnaf kafası. moka pot, ocakta fokurdayan, her an patlayacakmış gibi duran ama bir türlü patlamayan istanbul trafiği; aeropress ise hızlı, pratik, az yer kaplayan ama bir o kadar da yalnız. (bkz: şehir hayatı) da böyle: herkes kendi demleme yöntemini seçiyor ama sonunda hep aynı fincandan içiyor.
asıl mesele şu: şehir hayatı, kahve demleme yöntemlerinin endüstrileşmiş hali. sabah evde özenle demlediğin kahveyi, ofise gidene kadar plastik bardakta soğutuyorsun. yani ritüel başlıyor, şehir bitiriyor. belki de bu yüzden hafta sonu kahvaltıları kutsal; çünkü o zaman demleme yöntemi ile şehir hayatı arasındaki o ince çizgiyi, kendi mutfağında, kendi fincanında yakalayabiliyorsun. gerisi yalan.