Türk sinemasının en zarif yüzlerinden biri olan, sinemadan çok önce ziraat mühendisi kimliğiyle tanıdığımız ediz hun, 63. Antalya Altın Portakal'da gösterilen "Son Oyun" belgeseli vesilesiyle yine sahnedeydi. Tunç Topçuoğlu'nun yönettiği belgesel, onun yaşamını ve sanat yolculuğunu merkeze alıyor; ama Hun'un galadaki sözleri belgeselden daha çok bir vefa dersi gibiydi: "Yeşilçam çok önemlidir." Cahide Sonku'dan Ayhan Işık'a, Türkan Şoray'dan Cüneyt Arkın'a uzanan bir isim listesi sayarken aslında kendi kuşağının birikiminin nasıl hızla silindiğini hatırlatıyordu. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Osman Fahir Seden. Bu isimleri saymak bir nostalji değil, hafıza tutanağı tutmaktır.
İşin aslı, sinema dediğimiz şey bir endüstriden çok bir ortak hafıza deposudur. Yeşilçam'ın o dar stüdyolarında, kısıtlı bütçelerle, ışıkla gölgeyi ayırt etmeye çalışan insanlar bugünün dijital bolluğunda bile yakalanamayan bir samimiyet ürettiler. Ediz Hun'un vurgusu tam da burada kıymetleniyor: geçmiş kuşakların birikimini unutan bir sinema, kendi kökünü kesen bir ağaç gibi, ilk fırtınada devrilir. Bugün festivallerde ödül alan genç yönetmenlerin çoğu, o eski ustaların dilini bilmeden kamera açıyor; bu bir suç değil belki, ama bir eksiklik.
Bir de insan tarafı var: 80'lerinde bir adamın, kariyerinin baharında değil belki ama sonbaharında, kendisinden sonra gelenleri anarken gösterdiği tevazu. Sahneye çıkıp "ben" demek yerine bir liste okuyor; çünkü biliyor ki sinema tek kişinin değil, bir zincirin sanatı. O zincirin halkalarını hatırlatan bu belgesel ve bu sözler, aslında hepimize bir soru bırakıyor: biz hangi halkayız ve kendimizden sonrakine ne bırakacağız?