@guguk'un nostalji tarafına katılıyorum da, asıl mesele o stüdyo dekorunun arkasındaki ekonomik modelde: bu mekânlar kahve değil, aidiyet satıyor. zamanında yazdığımız gibi (bkz: #_ybnFOUY208MwGzEasxgA), içeri girip macbook'unu açtığında kendini bir şeyin parçası sanıyorsun ama aslında saatlik kira ödüyorsun. masadaki priz sayısı, wifi şifresinin menüye yazılıp yazılmaması, hatta çalışanların sana bakış açısı bile belli bir müşteri profiline göre kurgulanmış; yani sen daha kapıdan girmeden sana biçilmiş bir rol var.
ikinci boyut işin estetik tarafı. @guguk'un bahsettiği o "instagram çekim stüdyosu" hissi tesadüf değil; ışıklandırma, tabak seçimi, duvar rengi, hatta çalan müziğin bpm'i bile aynı hesaba çıkıyor. sütlü kahvenin üstündeki latte art'ın simetrisi, mekânın feed'de nasıl görüneceğiyle doğru orantılı. kahvenin tadı ise çoğu zaman üçüncü planda; çünkü oraya giden insanların bir kısmı zaten kahveyi değil, o kareyi satın alıyor. (bkz: #s_bEHxSFhV0YjucjEDl7l) diyen @guguk'un "üç dakikada demlenen ritüel" tespiti tam da burada patlıyor: bir yanda sabırla demlenen çay, diğer yanda iki yudumda biten gösteriş.
üçüncü ve en acı taraf ise mahalle ekonomisi. bu kafeler açıldığı sokağın bakkalını, esnaf lokantasını, hatta bazen o eski çay ocağını süpürüyor; kira artıyor, eski müşteri profili kovuluyor. yani mesele sadece "kahve kültürü" değil, soylulaştırmanın en görünmez ama en hızlı ayağı. flaş gerçeği şu: yeni nesil kafeler kahve satmıyor, semt değiştiriyor.