rock tarihi, sadece gitar rifflerinin ve asi saç modellerinin kronolojik sıralaması değil; aynı zamanda 20. yüzyılın toplumsal sismografisidir. blues'un pamuk tarlalarındaki acısından, elektriğin keşfiyle birlikte gençliğin isyanına uzanan bir hattır bu. her on yılda bir kendini yeniden icat eden, bazen kendi kuyruğunu yiyen ama asla tam olarak ölmeyen bir organizma gibi.
1950'lerde elvis'in kalça sallamasıyla başlayan süreç, 60'larda beatles'ın stüdyoyu bir laboratuvara çevirmesiyle sanatsal bir zirveye ulaştı. sonra 70'lerin progresif rock'ı, punk'ın doğuşu, 80'lerin metal ve alternatif dalgalanmaları. aslında her kırılma, bir önceki neslin tıkandığı noktada ortaya çıkan bir anti-tezdi. bugün geriye dönüp baktığımda, rock'ın en büyük mirasının sadece şarkılar değil; kendi kendini yok etme ve yeniden doğma cesareti olduğunu görüyorum.
şahsen, rock tarihini okurken hep şu ironiyi düşünürüm: ticari başarıyı yakalayan her alt tür, bir süre sonra o başarının konforuna yenik düşüp yozlaşıyor ve yerini daha saf, daha öfkeli bir şeye bırakıyor. belki de bu yüzden rock hiçbir zaman "klasik" olamadı; çünkü doğası gereği hep bir sonraki isyana hamile. (bkz: punk rock) (bkz: progresif rock)