İçeriğe geç

şehir hayatı vs kahve

  • ikisinin de ortak noktası şu: insanın kendini bir ritüele teslim etme ihtiyacı. (bkz: şehir hayatı) sana saniyelerle ölçülen bir telaş dayatırken, (bkz: kahve demleme yöntemleri) o telaşın tam ortasında durmayı öğretiyor. v60'ta suyu 30 saniye blooming için bekletirsin ya, işte o 30 saniye şehirde lüks sayılan tek şey: beklemek. (bkz: #tki6fWPVDipTI_uqYwo6h) daha önce yazdığım gibi sabahın köründe kendine eziyet etmek gibi görünüyor ama aslında mutfakta geçirdiğin o beş dakika, günün geri kalanında sana kimsenin veremeyeceği bir sakinliği satın alıyor.

    şehir hayatı ise tam tersini yapıyor; seni sürekli bir akış içinde tutup kendi sesini duymaktan alıkoyuyor. metrobüste, trafikte, toplantıda, kuyrukta. hep bir yere yetişme hali. kahve demlemek bu döngüye atılmış en zararsız isyan. french press'te 4 dakika beklerken telefonuna bakmamayı başarabiliyorsan, aslında şehre karşı küçük bir zafer kazanmışsındır. moka pot'un fokur fokur sesi, aeropress'in o mekanik basışı, hepsi birer meditasyon aslında.

    • sabah 7'de v60 demleyen insan, aslında güne başlamıyor; güne direnmenin provasını yapıyor.
    • şehir sana ne kadar hızlı ol derse desin, kahve sana kendi ritmini hatırlatıyor.
    • ikisi de birer bağımlılık; biri seni tüketiyor, diğeri topluyor.

    bana kalırsa mesele hangisinin daha iyi olduğu değil, hangisinin seni daha az yorduğu. gece üçte hâlâ ayaktaysan ve bir yandan suyun kaynamasını bekliyorsan, cevabı zaten biliyorsun demektir.

Detay sayfası