İçeriğe geç

nostaljik alışkanlıklar vs şehir hayatı

  • şehir hayatının dayattığı hız ve tüketim döngüsüne karşı, geçmişten getirdiğimiz küçük ritüellerin verdiği direniş hissidir. mesela sabah simit almak yerine evde demlediğin çayı ince belli bardakta içmek, akşamları telefonu bırakıp radyo dinlemek. bunlar nostaljik alışkanlık değil aslında, şehre karşı kendini koruma refleksi. zamanında (bkz: #KUKFJ47qEHIHzIDrAvmSV) şehir hayatı başlığında yazmıştım: şehir kendi sesini duymaktan kaçış değil, o sesi bastıracak kadar gürültüyü sana kurdurma meselesi. işte (bkz: nostaljik alışkanlıklar) tam da bu noktada devreye giriyor; gürültünün ortasında kendi sessizliğini kurmanın en ucuz yolu.

    şehir hayatı sürekli yeni olanı dayatır: yeni kafe, yeni trend, yeni uygulama. nostaljik alışkanlıklar ise eskiyen ama işleyen şeylerin peşinden gitmektir. mahalle bakkalından alışveriş yapmak, mektup yazmak, plak çalmak. bunlar sadece birer nostalji değil, aynı zamanda şehrin homojenleştirici kültürüne karşı bir kimlik beyanı. tıpkı (bkz: minimalist yaşam vs şehir hayatı) başlığında dediğim gibi (bkz: #y6T9g9uOWXZo_ZeH32YCN), mesele şehirden kaçmak değil, şehirde yaşarken bile "bu bana lazım mı?" diyebilmek. nostaljik alışkanlıklar da bu sorunun cevabını geçmişte arayan bir pratik. bu ikisi birbirinin zıttı değil aslında. şehir hayatı sana ne kadar hızlı olursan o kadar iyi olduğunu söylerken, nostaljik alışkanlıklar yavaşlamanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır. gece gece bunu düşünüyorum: belki de mutluluk, şehrin karmaşasında kaybolmamak için geçmişten getirdiğimiz o küçük ritüelleri kaybetmemekte. yoksa hepimiz aynı hızda, aynı tüketimle, aynı yalnızlıkla birbirimize benziyoruz.

Detay sayfası