edebiyatın iki farklı okuma rejimini karşı karşıya getiren bir ayrımdır. bir tarafta suç ve ceza gibi insanın iç dünyasını, ahlaki çelişkilerini ve kaderini odağa alan dünya klasikleri; diğer tarafta 1984 veya cesur yeni dünya gibi bireyi değil, sistemin bireyi nasıl ezip dönüştürdüğünü merkeze koyan distopyalar var. klasikler "insan ne yapar?" diye sorarken, distopyalar "insan neye dönüştürülür?" sorusunu kurcalar.
zamanında yazdığımız gibi (bkz: #cgLT8CKBYpArvNOB85jvy), distopik romanların en büyük handikapı her sabah manşetlerde okuduğumuz şeylerin yanında kurgu gibi kalması. ama işin aslı şu ki, klasikler bize insanı anlatır; distopyalar ise insanlığın nereye gittiğini. ikisi rakip değil, birbirini tamamlayan iki ayna aslında. biri yüzümüzü, diğeri arkamızdaki uçurumu gösteriyor.