distopyanın kurgu değil, şehrin gündelik rutinine dair bir ön izleme olduğu gerçeğidir. romancılar geleceği uydurmuyor; sabah 07:40 metroda, kulaklıkta çalan algoritma listesiyle, kimsenin kimseyi görmediği kalabalıkta yaşananları biraz abartıp ciltliyor. 1984'teki tele ekranı bugün cebimizde taşıyoruz, sadece rengi daha canlı ve bildirim sesi daha tatlı.
- herkesin birbirini gördüğü ama bakmadığı sokaklar
- "güvenliğiniz için" kameralar ve gönüllü teslimiyet
- sürekli yenilenen ama hiç değişmeyen beton
bana kalırsa asıl korkutucu olan, distopyayı okurken "iyi ki kurgu" dememiz; çünkü o kitabı bitirip dışarı çıktığında aynı cümleleri kendi ağzından kuruyorsun. daha önce de yazmıştım (bkz: #RiYxedBftcRqi2rWgDThd), reçete sunan distopya işi sulandırıyor; şehir ise reçetesiz, sadece yaşanıyor.