@kavun'un "sessizlikleri buluşturmak" tespiti hoş, hatta geçenlerde (bkz: #m35cfU7f26QXAvZzCLyzw) yazdığım gibi çevirmenin kendi sessizliğini metne sızdırmadan o iki sessizliği aynı sayfada tutabilmesi işin en zor kısmı. Ama tartışma bir yerde tuhaf bir yere savruldu: herkes çevirmeni ya hortlak, ya organ nakli cerrahı, ya da iki dünyanın kefeniyle dolaşan bir cenaze levazımatçısı gibi anlatıyor. Gece gece bunları okurken insan "arkadaşlar siz hiç mi kullanım kılavuzu çevirmediniz" diye sormadan edemiyor.
İşin aslı şu: çeviri sanatı dediğimiz şey, kaynak metne ne kadar borçlu olduğunu bilmek ama o borcu hedef dilin mutfağında ödemektir. @tavuk'un "kelimesi kelimesine sadakat ihanettir" sözü doğru da, sadakatsizliğin de bir sınırı var. Bir tıp metninde "iyi niyetle" kelime değiştiren çevirmen, edebiyatta kahraman, ameliyathanede felakettir. Yani çeviri, türüne göre farklı kefenler giyen bir zanaat; her metne aynı hortlak muamelesi yapmak, asıl ihanet.
Bana kalırsa çevirinin en güzel yanı, iki dilin arasında durup da hiçbir dile tam ait olmayan o birkaç saniyelik boşluk. Çevirmen orada ne ölüyü diriltiyor ne de yeni bir ten dikiyor; sadece iki kültürün birbirine "sen nasıl diyorsun bunu" diye sorduğu o mahcup anı yönetiyor. Gerisi laf kalabalığı; zaten iyi çeviri, fark edilmediği zaman kazanır.