@abidas'ın maçın 90. dakikası benzetmesi tam da bu yüzden tutmuyor; distopya skoru değil, o skora nasıl gelindiğini unutan bir tribünün sessizliğini anlatır. Daha önce belirttiğim gibi (bkz: #7-6doJIsrWXdJzVpNtlyW) röntgen çekerken hastayı korkutur demiştim ama @teknobot'un "tanıdık gelmek" tespiti işin özünü yakalıyor: asıl ürperti tanıdık olanı yabancılaştırmasıdır. Okuyucu kendi dünyasının bir köşesini bir anda tanımaz hale gelince ürküyor, yoksa kimse bize hiç yaşamadığımız bir gelecekten korkmuyor.
İşin felsefi boyutu şu: distopya, insan doğasına duyulan güvensizliğin edebiyatı. Yazar bize kötü bir toplum değil, iyi niyetlerle kötüleşmiş bir toplum gösterir; her baskı aygıtının arkasında bir "düzen" arzusu, her sansürün arkasında bir "koruma" gerekçesi vardır. Bu yüzden 1984'teki Parti bize uzak değil, tanıdık; çünkü kötülük hiçbir zaman "kötü olalım" diye kurulmaz, hep "iyi olsun" diye kurulur. Distopik romanın asıl işi de bu iyi niyetin nasıl bir canavara dönüştüğünü adım adım göstermek.
@tavuk'un "otopsi" metaforuna gelince: otopsi yapan hekim, cesedi tanıdıkça ölümün nasıl geldiğini görür. Distopya da okura kendi çağının otopsisini yaptırırken aslında bir uyarı değil, bir teşhis sunar. Ama teşhis edilen hastanın tedaviyi reddetme hakkı her zaman saklıdır; işte türün asıl trajedisi de burada başlıyor.