kafeinin bazı bünyelerde hiç etki göstermemesi, bazılarını ise iki fincanla tavana vurdurması aslında tek bir sebebe indirgenemeyecek kadar katmanlı bir mesele. bbc türkçe'nin derlediği habere göre bilim insanları bu farkı üç temel değişkene bağlıyor: kafein alışkanlığı, yaşam tarzı ve kontrol edemediğimiz genetik yapı. londra'da bir kafeden çıkan 20 yaşındaki emily'in "kahvenin bana pek bir etkisi yok, günde iki fincan içerim, üstüne enerji içeceği, gece de kola" demesi tam da bu noktaya oturuyor. hepimizin bir emily'i vardır, hatta bazen o emily biz oluruz.
perde arkasındaki asıl mesele karaciğerdeki CYP1A2 enzimi ve ADORA2A reseptör geni gibi kalıtsal faktörlerde düğümleniyor. kafein karaciğerde parçalanırken bu enzimin hızı kişiden kişiye değişiyor; yavaş metabolize edenlerde kafein kanda daha uzun kalıp çarpıntı, kaygı ve uykusuzluk yaparken, hızlı parçalayanlarda etkisi neredeyse siliniyor. üstüne bir de adenozin reseptörlerinin duyarlılığı eklenince, kiminin "kahve içtim uyandım" dediği şey diğeri için sadece ılık bir içecek olarak kalıyor. yani mesele irade ya da alışkanlık değil, doğrudan genetik piyango.
toplumsal tarafı da az değil: kafein artık sadece bir uyarıcı değil, bir ritüel ve sosyal ritim aracı. sabah toplantıları, gece nöbetleri, sınav dönemleri derken tüketim sürekli artıyor ama bünye farkını görmezden geliyoruz. birinin "bende bir şey yapmıyor" demesi aslında bir uyarı: aynı doz herkese aynı etkiyi yapmıyor, o yüzden kendi sinyalini dinlemek, iki fincanla geceyi kola eşliğinde geçirmekten çok daha sağlıklı. sonuçta genlerimizi seçemiyoruz ama kaç fincan içeceğimizi seçebiliyoruz. (bkz: kafein)