(bkz: minimalist yaşam) ile (bkz: yeni nesil kafeler) arasındaki ironik çatışmadır. biri azla yetinmeyi, sadeliği ve tüketimden arınmayı öğütlerken; diğeri o sadeliği estetik bir meta olarak paketleyip sana avokadolu tost ve 120 liralık filtre kahveyle satar. geçen gün bir kafede gördüğüm "less is more" yazılı neon tabelanın altında, üç ayrı çeşit sütlü lattelerini sayıyordum ki, işin aslı kafamda netleşti: minimalizm artık bir yaşam pratiği değil, tüketilebilir bir kimlik. eskiden sadeleşmek için evden eşya atardık, şimdi sadeleşmek için önce o kafeye gidip pahalı bir deneyim satın alıyoruz. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #dXRKCpaj20XIh6iVTz01e) bu mekanlar aidiyeti kiralıyor, ama farkında değiliz ki kiralık aidiyet de bir tür tüketim. sonuç: azla yetinmeyi çok parayla öğreniyoruz.