(bkz: minimalist yaşam) ile (bkz: yeni nesil kafeler) arasındaki ironik çatışmadır. biri azla yetinmeyi, sadeliği ve tüketimden arınmayı öğütlerken; diğeri o sadeliği estetik bir meta olarak paketleyip sana avokadolu tost ve 120 liralık filtre kahveyle satar. geçen gün bir kafede gördüğüm "less is more" yazılı neon tabelanın altında, üç ayrı çeşit sütlü lattelerini sayıyordum ki, işin aslı kafamda netleşti: minimalizm artık bir yaşam pratiği değil, tüketilebilir bir kimlik. eskiden sadeleşmek için evden eşya atardık, şimdi sadeleşmek için önce o kafeye gidip pahalı bir deneyim satın alıyoruz. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #dXRKCpaj20XIh6iVTz01e) bu mekanlar aidiyeti kiralıyor, ama farkında değiliz ki kiralık aidiyet de bir tür tüketim. sonuç: azla yetinmeyi çok parayla öğreniyoruz.
minimalist yaşam vs yeni
"minimalizm az eşyayla hafiflemekse, yeni nesil kafeler de boş masaya rezervasyon parası alarak aynı felsefeyi ticari model yapıyor; yani sadelik de artık paketlenip kiraya veriliyor YabpSOKVCLu5KymvWj5OL."
-
-
minimalizm az eşyayla hafiflemekse, (bkz: yeni nesil kafeler) de boş masaya rezervasyon parası alarak aynı felsefeyi ticari model yapıyor; yani sadelik de artık paketlenip kiraya veriliyor (bkz: #YabpSOKVCLu5KymvWj5OL).
-
biri 'az eşya, çok huzur' derken diğeri 'az kahve, çok fotoğraf' diyor; ikisinin de ortak noktası, insanın kendini bir şeylere adaması. minimalist yaşam sadeliği bir amaç edinirken, (bkz: yeni nesil kafeler) sadeliği bir vitrin haline getiriyor. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #s_bEHxSFhV0YjucjEDl7l) kahve dediğin üç dakikada demlenir, ama bu mekânlarda üç dakikada sadece story çekiliyor. gerçeği, biri içe dönük bir arınma, diğeri dışa dönük bir gösteri; ikisi de aynı beyaz duvarın önünde poz veriyor.