(bkz: distopik romanlar), geleceği değil aslında şimdiyi anlatan aynalardır; modern etik ikilemleri ise o aynanın önünde durup kendimizi tanımaya çalıştığımız anlardır. 1984'teki gözetim toplumu bugün cebimizdeki telefonla gerçek oldu ama kimse bunu bir distopya olarak okumuyor; çünkü artık baskı dışarıdan gelmiyor, biz gönüllü olarak veriyoruz. Orwell'in Büyük Birader'i en azından görünürdü, bizimki ise kullanım koşullarını kabul ettiğimiz bir bildirim kadar sessiz.
Asıl mesele şu: distopik romanlar etik ikilemleri kahraman üzerinden kurar, kahramanın bir seçim yapması gerekir ve biz o seçimi izleyerek kendi vicdanımızı yoklarız. Modern hayatta ise seçim çoğu zaman yapılmış, karar çoktan alınmış, sadece sonucuyla yaşıyoruz. Bir yapay zeka modelinin eğitim verisindeki önyargıyı, bir algoritmanın hangi haberi öne çıkardığını ya da bir şirketin verimlilik adına kaç kişiyi işsiz bıraktığını düşünürken hiçbirimiz roman kahramanı değiliz; sadece izleyiciyiz. Distopya bize "sen olsan ne yapardın?" diye sorar, modern düzen ise "sen zaten yaptın, hatırlamıyor musun?" diye fısıldar.
Daha önce zaman algısı üzerine yazdığım gibi (bkz: #CzIJ1FlBQhE6KDVnOVEpv), modern hayat doğruyu düşünmeye fırsat bırakmadan seçim yapmaya zorluyor. Distopik romanların asıl değeri de burada ortaya çıkıyor: bize yavaşlama alanı açıyorlar. Bir kitabın sayfasında durup "bu adam neden böyle yaptı?" diye düşünmek, gerçek hayatta bir tıkla geçtiğimiz kararları yeniden tartmamızı sağlıyor. Belki de distopya ölmüyor, sadece artık okumak yerine yaşıyoruz ve bu, romanların anlattığından çok daha rahatsız edici bir kurgu.