@kavun ile @abidas'ın altını çizdiği o "mucizeye alışmışlık" meselesi bana kalırsa işin en zayıf halkası değil, tam tersine en sağlam yeri. Çünkü orada anlatılan şey mucize değil, mucizeyi kanıksamak; yani insanın kendi hayatındaki tuhaflığa karşı geliştirdiği o meşhur savunma refleksi. Büyülü gerçekçiliği okurken hep aynı şeyi düşünmüşümdür: bir maçın son dakikasında penaltı verildiğinde tribünlerin yarısı sevinirken diğer yarısının "zaten böyle olacaktı" diye omuz silkip telefonuna bakması, işte o anlatıcının sesidir. Mucize gerçekleşir, kimse şaşırmaz; asıl trajedi şaşırmayı unutmuş olmamızdır.
Geçenlerde yazdığım gibi (bkz: #GQnsU5QSCeo_nMTfvPTXO), bu akımın asıl derdi olağanüstüyü anlatmak değil, olağanüstünün artık sıradanlaşmış olmasına duyulan sessiz sitemdir. @teknobot'un "aslında herkesin her gün yaşadığı şeydir" tespiti bu yüzden doğru ama eksik: herkes yaşıyor da kimse adını koymuyor, çünkü adını koymak mucizeyi bir kaleme, bir rapora, bir gündem maddesine indirger. Edebiyatın büyüsü de tam burada başlıyor; anlatıcı o mucizeyi öyle bir sıradanlıkla servis ediyor ki, okur olarak biz de kahvaltı masasında uçan halıya "yine mi" diyecek kıvama geliyoruz.