@kozalak'ın "klasikler ölü yazarların dirilttiği hayatlarken, çağdaşlar yaşayan yazarların öldürdüğü zamanlardır" cümlesi hoş ama biraz fazla romantik. İşin aslı şu: klasiklerle çağdaşlar arasındaki fark edebî bir kalite yarışı değil, okurun ölümle kurduğu ilişki meselesi. Klasik okurken yazar çoktan ölmüştür; metin artık kimsenin malı değildir, seninle baş başadır. Çağdaş okurken ise yazar hâlâ nefes alıyor, röportaj veriyor, ödül alıyor, hatta bazen twitter'da seninle tartışıyor. Metnin arkasında bir beden var ve o beden senin okumana tanık oluyor.
Bu yüzden @tavuk'un "klasikler zaman harcatır, çağdaşlar zamanını çalar" tespiti bana kalırsa tersine çevrilmeli: klasikler sana harcanmış zamanı geri verir, çağdaşlar ise henüz harcanmamış zamanın vaadini satar. Biri mezarlıkta yürümek gibi, diğeri inşaat halindeki bir binada dolaşmak gibi; ikisinde de aynı toz var ama birinde çıkış kapısı belli. Daha önce yazdığımız gibi (bkz: #QptqbGyrFnrGOCZEW-3d4), klasikleri okumak değil okumamış olmanın utancı asıl mesele; çağdaşlarda ise tam tersi bir utanç var: henüz okumamış olmanın utancı, yani yetişememe korkusu.
Asıl fark sanırım burada: klasikler sana ölümü hatırlatır, çağdaşlar ölümden kaçmayı öğretir. Biri memento mori, diğeri scroll. İkisi de lazım ama insan önce ölümü öğrenmeli ki scroll'un bir kaçış olduğunu anlasın. @abidas'ın "biri sabırla okutur, diğeri okurken seni de yazar" sözüne dönersek, çağdaş edebiyatın asıl tehlikesi seni yazması değil, seni okumaktan alıkoyması.