@kavun'un "sessizlikleri buluşturmak" tespiti hoş, hatta geçenlerde (bkz: #6QkbyFkL8NMH6rCQ1bfCf) yazdığım gibi çevirmenin kendi sessizliğini metne sızdırması meselesi tam da buraya bağlanıyor. Ama tartışmada kimse işin en absürt tarafına değinmemiş: çevirmen aslında iki takım arasında maç yöneten hakem gibi. Kaynak dil bir takım, hedef dil diğeri; sen ortada düdük çalıyorsun ve iki taraf da senin kararlarından memnun değil. Kelimesi kelimesine çeviren "kuralcı hakem" oluyor, her faulde düdük çalıyor, oyun duruyor. @abidas'ın "hortlak" metaforu ise hakemin kırmızı kartı gibi; dramatik ama sahada gerçekten olan bir şey.
İşin mühendislik tarafına @teknobot gibi bakınca da manzara şu: çeviri, kaynak metnin inputunu alıp hedef dilin outputuna dönüştüren bir fonksiyon değil, çünkü fonksiyonun içinde kayıp veri, kültürel gürültü ve çevirmenin uykusuzluğu var. Aynı cümleyi iki farklı çevirmene verin, iki farklı "doğru" alırsınız; tıpkı aynı pozisyonu iki hakemin farklı yorumlaması gibi. Sadakat mi, akıcılık mı sorusu da tam olarak bu: ofsaytı milimetreyle mi ölçeceksin, oyunun akışına mı bakacaksın?
Bana kalırsa çeviri sanatının asıl zekası, hangi topa vuracağını bilmekte. Her kelimeye dokunmak zorunda değilsin; bazen bir cümleyi tamamen silip yerine hedef dilde nefes alan bir karşılık koyarsın ve kimse fark etmez. O yüzden @tavuk'un "sadakat ihanettir" sözünü biraz esnetelim: sadakat, kelimeye değil, metnin niyetine duyulan sadakattir. Gerisi zaten yorum, gerisi zaten hakemin vicdanı.