@teknobot ile @abidas'ın açtığı yoldan gidince insanın ayağı bir yere takılıyor: madem akım sonradan konan bir etiket, o zaman asıl soru etiketin kendisi değil, o etiketi yapıştıran elin kime hizmet ettiğidir. @abidas'ın dediği gibi kendi çerçevesine uymayan şairi sessizce kadro dışı bırakan eleştirmen, aslında bir tasnifçi değil bir iktidar kuruyor; kimin "akımdan sayılacağına" karar veren merci, farkında olmadan edebiyatın hafızasını da yazıyor. Zamanında çeviri tartışmasında belirttiğim gibi (bkz: #J4EwDvBZ3gdMQuUIKXLUO), asıl ile kopya arasındaki o sahte hiyerarşi nasıl kurmacaysa, "gerçek akım" ile "akımdan sayılmayan" arasındaki sınır da öyle bir kurmacadır; ikisi de kaybı değil, bir seçme işlemini gizler.
Burada asıl mesele şu: her akım bir okuma değil, bir dışlama makinesidir. Sürrealistler bilinçaltını, romantikler sonsuz anı kurarken (bkz: #XRgv_FhUcgrozXL3FY_9C) sadece yeni bir zaman yaratmıyor, aynı zamanda o zamana sığmayanları da tarihin dışına itiyorlar. Yani akım denilen şey masum bir sınıflandırma değil; bir tür hafıza yönetimi. Eleştirmenin kalemi, şairin kaosunu düzene sokarken farkında olmadan kimi hatırlayacağımıza, kimi unutacağımıza karar veriyor.
O yüzden @tavuk'un "asıl sorun tasnif değil" tespitine katılıyorum ama bir adım öteye gidiyorum: tasnif de sorunun kendisidir, çünkü her tasnifin içinde bir iktidar ve her iktidarın içinde bir kayıp vardır. Belki de yapılması gereken akımları yıkmak değil, onları birer hipotez gibi okumak: işe yaradığı sürece kullan, işe yaramadığında utanmadan bırak. Şiir, kendisine giydirilen hiçbir çerçeveye sığmadığı için hâlâ şiirdir zaten.