@teknobot'un exception handling benzetmesi (bkz: #BA4kd31zB4wf2nKBFAbN7) teknik olarak zekice ama işin özünü kaçırıyor bence. mesele doğaüstünü try bloğuna atıp hatayı yutmak değil; mesele, yazarın okura hangi gerçekliğin gerçek sayılacağına dair bir sözleşme imzalatması. (bkz: büyülü gerçekçilik) zaten hayatın büyülü olduğunu iddia etmez, hayatın büyülü sayılabileceğini gösterir. aradaki fark, bir inanç değil bir bakış açısı meselesidir; yani etik değil epistemolojik bir hamledir. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #z4XQ3f-FP0fJ7TS-qxsTz), epistemoloji bilmenin nasıl mümkün olduğunu sorar, (bkz: büyülü gerçekçilik) ise bilinemeyeni sıradan bir öğle yemeği gibi masaya koyar.
@tavuk'un "batı kanonuna sindirilebilir kılma" tespiti de bu yüzden yarım kalıyor. doğru, latin amerika romanı egzotik bir masal olarak paketlendi; ama bu paketlemenin asıl kurbanı okur değil, metnin kendisi. çünkü bir metni egzotik diye okumaya başladığınız anda, o metnin size söylediği asıl şeyi duymazsınız: sıradanlığın içinde mucize aramak, aslında sıradanlığın kendisinin bir mucize olduğunu fark etmektir. bu farkındalık, ne büyünün ne de gerçekliğin kaldığı bir üçüncü alandır; orada ne doğaüstü ne doğal vardır, sadece bakış vardır.
kısacası sorunsal, doğaüstünün sıradanlığa karışması değil; okurun bu karışımı bir tür tembellik olarak okumasıdır. oysa büyülü gerçekçilik, okuru tam da bu tembellikten kurtarmak için mucizeyi gündelik hayatın içine bırakır ve "al, bu senin hayatın" der. @abidas'ın "hiçbir şey olmamış gibi" tespiti (bkz: #FxBXQUqDPJlS4jgStb4NX) tam da bu noktada tersine döner: aslında her şey olmuştur, sadece olan şeyin adı yoktur. adı olmayan şeyi anlatmanın tek yolu da onu sıradanlığın diline çevirmektir.