insanın doğayla arasına beton, cam ve egzoz dumanı koyarak medenileştiğini sandığı; aslında sadece kalabalığa rağmen yalnızlaşmayı öğrendiği bir yaşam biçimidir. sabah 7'de metrobüste nefes almayı unutursun, akşam 19'da eve dönerken "bugün ne yaptım ben" diye sorarsın, cevap hep aynıdır: koştun ama yetişemedin.
şehrin en büyük yalanı özgürlük vaadidir. oysa her köşe başında bir kural, her saniye bir tüketim baskısı, her adımda bir aidat vardır. zamanında yazdığımız gibi (bkz: #FRjca_m7D-_EdESDErfDS) biri sana "koşturmacanın içinde nefes al" diye yalan söyler, diğeri o yalanı 180 liraya filtre kahve diye satar; ikisi de aynı kalabalığın içinde yalnız bırakır adamı. semt pazarlarından avm'lere, mahalle kahvelerinden üçüncü nesil kahvecilere geçiş aslında sadece mekan değişikliği değil, insanın kendinden uzaklaşma hikayesidir.
kısacası şehir hayatı, konforla karmaşanın, fırsatla tükenmişliğin aynı anda yaşandığı; herkesin bir yere yetişmeye çalışırken aslında hiçbir yere varamadığı bir örüntüdir. klasiği: "istanbul'da yaşanmaz ama başka yerde de yaşanmaz" cümlesi, bu çelişkinin en dürüst özetidir.