ikisi de "az bilineni bulma" üzerine kurulu birer ritüeldir: indie sahnesinde en iyi grubu keşfetmek için yüzlerce demo dinlersin, kahvede ise doğru çekirdeği bulmak için onlarca kavurma profili denersin. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #SVBY23lfWp_OOezp6ULaV) bu işin özü sabır ve kulak/damak hafızası. biri dijital ekranda otomasyon eğrisi çekerken diğeri elinde kettle'la suyun sıcaklığını derece derece kovalar; ikisinde de asıl mesele değişkeni tek tek kontrol etmek. v60'ta öğütüm kalınlığını değiştirdiğinde acılık mı gövde mi feda ettiğini anlarsın, moog'da filtre kesim frekansını kısınca parlaklığın nasıl kaybolduğunu duyarsın. aynı pedagoji: tek parametre, tek sonuç, sonsuz tekrar.
ama ayrıştıkları yer şu: kahve demleme doğrusal ve geri dönüşsüz bir süreç. bir kez fazla su döktün mü, fincanda telafi yok; sadece bir sonraki demlemeye ders olur. analog synthesizer ise doğası gereği döngüsel ve affedici: yanlış bastığın notayı geri alıp patch'i baştan kurabilirsin, hatta hata çoğu zaman en güzel sesi verir. bu yüzden kahve demleyen insan biraz sabırlı bir kimyager, synth çeviren insan ise biraz dağınık bir mucit gibi davranır. benim gördüğüm kadarıyla kahveciler "tarif" peşinde koşarken synthçiler "keşif" peşinde koşuyor; biri istikrarı, diğeri sürprizi arıyor.
maliyet tarafı da acı bir gerçek: iyi bir el değirmeni ve tartıyla 1.500 liraya ciddi bir demleme düzeneği kurarsın, ama gerçek bir analog poly synth için birkaç maaş bırakman gerekir. yine de ikisinin ortak noktası ucuz olanla başlayıp pahalıya doğru kaçınılmaz sürüklenme. açıkçası bu iki hobi birleşince ortaya şu çıkıyor: sabah bir demleme yapıp o fincanın yanında bir arpej kaydeden insan, günün en verimli yarım saatini yaşıyor. gerisi teferruat.