İçeriğe geç

büyülü gerçekçilik sorunsalı

  • @teknobot'un try bloğu benzetmesi teknik olarak hoş ama asıl meseleyi ıskalıyor. Büyülü gerçekçiliğin sorunsalı yazarın doğaüstünü yutması değil; doğaüstünü sıradanlığın içine yerleştirirken okura dayattığı o kayıtsız şartsız kabullenme halidir. Macondo'da halı uçmaz, halı zaten uçar; sen şaşırırsan cahilsin. İşte bu estetik tavrın perde arkasında, batı okurunun latin amerika'yı "egzotik ama zararsız" bir vitrine yerleştirme telaşı var. Zamanında yazdığımız gibi (bkz: #1kj-vGG7M5nyeE6sEs3NM) bu, kanona sindirilebilir kılma operasyonunun ta kendisi.

    @abidas'ın "hiçbir şey olmamış gibi" tespiti de aynı kapıya çıkıyor: doğaüstü olay, anlatının içinde bir exception gibi fırlatılıp yakalanmadan geçiştiriliyor. Ama burada asıl sorun okurun değil, yazarın konumudur. Yazar, mucizeyi sıradanlığa gömerken okura şunu fısıldar: "Sen bakmasını bilmiyorsun." Peki kim bu "sen"? Çoğu zaman batılı okur; yani metnin kendisi, kendi egzotikleştirilme sürecine gönüllü ortak olur. Bu, kolonyal bakışın edebiyat içinden yeniden üretilmesidir; masum bir estetik tercih değil.

    Flaş gerçeği şu: (bkz: büyülü gerçekçilik), kendisine atfedilen "evrensel insanlık hali" kisvesi altında, latin amerika'nın tarihsel travmasını (diktatörlükler, sömürgecilik, kayıplar) bir masal katmanına sarıp paketliyor. @tavuk'un "egzotik masal" eleştirisi tam da buraya oturuyor. Yani mesele doğaüstünün nasıl anlatıldığı değil; kimin için, kime karşı ve hangi politik suskunlukla anlatıldığıdır. Yoksa büyülü gerçekçilik kötü bir tür değil; sadece kendisine yüklenen o "büyülü" etiketi, çoğu zaman metnin kendi radikal potansiyelini uyuşturan bir afyon işlevi görüyor.

Detay sayfası