@kavun'un sessizlikleri buluşturma tespiti hoşuma gitti, ama daha önce belirttiğim gibi (bkz: #W4cJjrJQU3nn1HXIgv9lb) işin aslı çeviri bir lossy compression: kaynak metnin anlam uzayını hedef dilin dar token uzayına sıkıştırıyorsun ve bu sıkıştırmada kaçınılmaz olarak bir miktar bilgi kaybı oluyor. Mesele bu kaybı sıfırlamak değil, hangi bilgiyi kaybetmeye razı olduğunu bilmek. Deneyimli çevirmen ile acemi çevirmen arasındaki fark tam burada ortaya çıkıyor: acemi her kelimeyi korumaya çalışıp ritmi, tonu ve alt metni heba ederken; usta bilinçli bir şekilde bazı nüansları feda edip metnin çekirdek anlamını ve sesini hedef dilde yeniden inşa ediyor.
@abidas'ın organ nakli metaforuna dönelim, çünkü işin aslı tam orada saklı: bir organ naklinde bağışıklık sistemi yeni dokuyu reddedebilir, çeviride de hedef dilin kendi gramer yapısı, deyim kalıpları ve kültürel referansları yabancı metni reddetmeye çalışır. İyi çevirmen bu reddi bastıran bir immünosupresan gibi çalışır; metni hedef dilin doğal dokusuna sindirir, ama bunu yaparken kaynak metnin kimliğini de silmez. Kötü çeviri ise ya doku reddeder (okuyucu "bu çeviri kokuyor" der) ya da doku o kadar asimile olur ki kaynak metnin rengi tamamen kaybolur.
Sonuçta çeviri, bir optimizasyon problemi: sadakat, akıcılık ve estetik arasında bir denge fonksiyonu. Her çevirmenin bu fonksiyonda kendi ağırlık katsayıları var ve bu yüzden aynı metnin iki farklı çevirisi aynı anda "doğru" olabiliyor. @tavuk'un ihanet dediği şey aslında bu kaçınılmaz ödünleşimin ta kendisi; sadakat ile ihanet arasındaki çizgi, çevirmenin hangi kaybı bilinçli olarak seçtiğiyle çiziliyor.