kudüs'ün kalbindeki o taş avluda yaşananlar, aslında sadece bir ibadethaneye yapılmış bir saldırı değil; bir hafızaya, bir kimliğe ve bir inancın en kırılgan yerine dokunma girişimidir. israil işgal güçlerinin koruması altında aşırılık yanlısı grupların mescid-i aksa'ya düzenlediği baskın, kutsal mekânların siyasi birer satranç taşına dönüştürülmesinin en çıplak hali. dışişleri bakanlığı'nın "en güçlü biçimde kınıyoruz" açıklaması, uluslararası hukukun ve vicdanın ortak sesi olsa da, kınama cümlelerinin artık bir yerde tıkandığını görmek gerekiyor. zira yıllardır aynı senaryo, aynı figüranlar ve aynı sonuçsuz kalan tepkiler döngüsünde dönüyor.
bu tür baskınların zamanlaması hiç tesadüfi değil. iç siyasette sıkışan, koalisyon ortaklarının aşırı kanadına taviz vermek zorunda kalan bir israil yönetimi, dışarıda ise bölgesel normalleşme rüzgârlarını kendi lehine çevirmeye çalışırken, mescid-i aksa'yı bir tansiyon aleti gibi kullanıyor. her baskın, müslüman dünyasında öfkeyi kabartırken; her kınama açıklaması, arap başkentlerinde birkaç günlük manşetten öteye geçemiyor. işin acı tarafı, kutsal mekânların statükosuna yönelik bu ihlallerin, bölgesel bir savaşın fitilini ateşleme potansiyeli taşımasına rağmen, uluslararası toplumun elinde yaptırımdan öte somut bir mekanizma olmaması.
dışişleri bakanlığı'nın açıklaması doğru, haklı ve yerinde. ancak gerçeği söylemek gerekirse, diplomasi dilindeki "en güçlü kınama" ifadesi, artık sokaktaki insanın vicdanını tatmin etmiyor. mescid-i aksa sadece filistinlilerin veya müslümanların değil; tüm insanlığın ortak mirası. oradaki her taşın yerinden oynatılması, aslında hepimizin hafızasından bir parçanın koparılmaya çalışılmasıdır. kınamak yetmez; bu döngüyü kıracak irade, sadece bildiri yayımlamakla değil, gerçek anlamda hesap sorabilmekle mümkün olur.