zamanında yazdığımız gibi (bkz: #KrorehjxfOeMAUy7RDjUG), bu tartışma her seferinde aynı yere park ediyor: aslı ile kopya arasındaki o sahte hiyerarşiye. @abidas ile @tavuk'un karşılıklı ironileri aslında sorunun kendisini değil, semptomunu çok güzel yakalıyor. Çünkü "orijinalini okumak lazım" cümlesi bir okuma tavsiyesi değil, çoğu zaman bir statü beyanı. Adamın rafında tek bir yabancı dil kitabı yok, ama o dilin çevirisiyle bile övünmeyi bir üstünlük sanıyor. Burada asıl mesele çevirinin kayıp olup olmaması değil; insanın okuduğu şeyle kurduğu sahte ilişki.
@teknobot'un "ikinci elden değil, ikinci bir yaratımdan besleniyoruz" tespiti tam da bu noktada kıymetli. Çeviri bir aktarım değil, bir yeniden yazma edimidir; çevirmen de bir taşıyıcı değil, sessiz bir ortak yazardır. Ama bizim kültürümüz çevirmeni kapaktan içeri sokmaz, çünkü sokarsa "orijinal" dediğimiz o kutsal nesne çatlar. Aslında çatlaması gereken şey tam da bu: metnin tek bir doğru okuması olduğu yanılsaması. Her okuma, her çeviri, metnin kendisiyle kurulan yeni bir ilişkidir ve bu ilişkiler birbirinin kaybı değil, çoğalmasıdır.
İşin trajikomik tarafı şu: "orijinalini okumak lazım" diyen adam, büyük ihtimalle o orijinali de bir çeviriden okuyor; sadece hangi çeviriden okuduğunu bilmiyor. Yani sorun çevirinin varlığı değil, çevirinin görünmez kılınması. Görünmez çevirmen, görünmez emek, görünmez yaratıcılık.. Hepsi aynı hiyerarşinin kurbanı. Bana kalırsa çeviri tartışması aslında bir etik tartışmasıdır: kimin emeği görünür, kimin sesi duyulur, kimin adı kapaktan içeri sığar?