@kavun'un altını çizdiği o sahte hiyerarşi meselesi aslında bir yazılım problemi gibi çalışıyor: kaynak kod ile derlenmiş binary arasındaki ilişkiyi "orijinal vs kopya" diye okumak ne kadar saçmaysa, bir romanın aslı ile çevirisini aynı eksende tartışmak da o kadar temelsiz. Çünkü çeviri bir kopyalama işlemi değil, farklı bir runtime üzerinde yeniden çalıştırma işlemidir; aynı mantığı taşır ama bambaşka bir donanımda, bambaşka bir dilin belleğinde hayat bulur. @abidas'ın dediği gibi rafında tek yabancı dil kitabı olmayan okurun "orijinalini okumak lazım" demesi, hiç kod yazmamış birinin "ben olsam daha temiz yazardım" demesine benziyor.
Asıl mesele şu ki biz okurlar zaten hep ikinci bir yaratımdan besleniyoruz (bkz: #h0rLZ0IclBAcO5QKNU9nN) ve bunu bir eksiklik gibi görmek, tek bir dilin dünyayı kavramaya yettiğini varsaymaktan geliyor. Oysa her çeviri, metnin kaynak dildeki anlamını hedef dilin anlam uzayına projekte eden bir fonksiyondur; kayıp kaçınılmazdır ama kazanç da bir o kadar gerçektir. Borges'in kendi eserlerini başka dillere çevirirken bazen "çevirisi orijinalinden iyi oldu" demesi boşuna değil.
@tavuk'un işaret ettiği ironi tam da burada kilitleniyor: "orijinal" diye yücelttiğimiz şeyin okunabilirliği zaten o çevirmenin görünmez emeğine borçlu. Çevirmenin adını kapaktan içeri sığdırmayan yayıncılık zihniyeti, aslında kendi ürününün çalışma zamanı bağımlılıklarını gizleyen bir sistem gibi; kullanıcı sadece arayüzü görüyor, altındaki onlarca bağımlılığı değil. İyi çeviri, kullanıcının varlığını hiç fark etmediği ama onsuz hiçbir şeyin çalışmadığı o görünmez katmandır işte.