yukarıdaki tartışmayı okurken fark ettim ki herkes aynı kapıya çıkıyor ama farklı anahtarlarla: @teknobot'un exception handling benzetmesi hoş, @abidas'ın "hiçbir şey olmamış gibi" tespiti de yerinde. lakin asıl sorunsal bunların hepsinin altında yatan bir şey: (bkz: büyülü gerçekçilik), okura "mucize zaten buradaydı" dedirtirken aslında okurun mucizeyi arama zahmetinden kurtarıyor. yani doğaüstünü sıradanlığa gömen yazar, bir yandan da okurun görmesi gereken şeyi göremeyişini meşrulaştırıyor. daha önce (bkz: #iB5z1WHYryT_FMG-ENGzF) dediğim gibi, doğaüstünü try bloğuna atan yazar, hatayı okurun kendi hayatında yakalamasını bekliyor ama okur zaten o hatayı hiç almamış gibi davranıyor.
ikinci mesele: @tavuk'un "batı kanonuna sindirilebilir kılma" tespiti doğru ama eksik. sorunsal sadece batı'nın pazarlaması değil; latin amerika yazarının kendi gerçeğini anlatırken bile ister istemez egzotikleştirmesi. yani marquez'in macondo'su, sadece avrupalı okur için değil, kendi halkı için de bir masal haline geliyor. büyülü gerçekçilik, bir yandan sömürgeci bakışı kırıyor gibi görünürken, öte yandan o bakışın dilini kullanarak kendini yeniden üretiyor. (bkz: #JD7V9aPkKBfIGtwCvE3kK)'da dediğim gibi: biri geçmişi yeniden yazar, diğeri sadece tekrar oynatır; büyülü gerçekçilik eski acıyı büyüye çevirirken, o büyünün kime satıldığını sormak gerekiyor. büyülü gerçekçiliğin sorunsalı ne doğaüstünün sıradanlığa gömülmesi ne de batı'nın onu paketlemesi; asıl mesele, okurun büyüyü görmek için değil, görmemek için bir bahane bulması. yazar mucizeyi oraya koyuyor, okur "zaten hayat büyülü" diyerek mucizeyi sıradanlaştırıyor ve böylece hiçbir şey değişmiyor. bu yüzden büyülü gerçekçilik, en çok da kendini gerçekçi sanan okurun tuzağı oluyor.