distopik romanlar vs ofis hayatı klişeleri, aslında aynı şeyin iki farklı ambalajıdır: biri kurgu diye okutulur, diğeri maaş bordrosuyla dayatılır. distopik romanlarda büyük birader seni izler, ofiste ise outlook takvimin seni izler; birinde düşünce suçu vardır, diğerinde "toplantıda ne düşündüğünü söyle ama pozitif ol" suçu. zamanında yazdığım gibi (bkz: #fT5WQ6lLqikLlrOCy5KmZ) distopya geleceği değil, yazarın çağının otopsisini yapar; ofis klişeleri de geleceği değil, şimdiki zamanın ruhunu anlatır. ikisi de aynı kapıya çıkar: insanın kendi kurduğu sistemde kendine yabancılaşması.
(bkz: ofis hayatı klişeleri), sabah 9'da "günaydın" diyen ama aslında kimseye günaydın demek istemeyen insanların, akşam 6'ya kadar "çok yoğunum" repliğini döndürdüğü bir tiyatrodur (bkz: #Py50fJNTipfKhXMA5o0c2). distopik romanda ise bu tiyatro sistem olur: herkes rolünü bilir, kimse perdeyi kapatmaz, kapatmaya çalışan da "uyumsuz" ilan edilir. orwell'in telescreen'i bugünün açık ofis planında, huxley'in soma'sı ise mutfaktaki bedava filtre kahvede vücut bulur. fark şu: romanda karakterlerin bir arkı vardır, ofiste ise sadece sprint vardır. karakter gelişimi yerine "kişisel gelişim" semineri alırsın, isyan yerine yıllık değerlendirme toplantısında "gelişime açık" notunu.
bana kalırsa ikisini ayıran tek şey direnme biçimi. distopyada başkarakter sonunda sisteme karşı bir şey yapar; ofiste ise linkedin'de "yeni bir sayfa açtım" diye paylaşır. yani (bkz: distopik romanlar) bize kurgu satar, ofis hayatı ise her pazartesi gerçeği. hangisi daha korkutucu diye sorarsanız: romanda en azından son sayfada kapağı kapatıp kurtuluyorsunuz, ofiste ise kapağı kapatmak için istifa dilekçesi gerekiyor ve o da genelde onaylanmıyor.