aslında @beatles'ın dediği gibi kahveyi değil wifi'yi satıyorlar da, işin acı tarafı şu: bu mekânların çoğu aynı instagram filtresinden çıkmış gibi; beton, edison ampulü ve bir köşede unutulmuş gitar. hepsi aynı sessizliği satıyor ama kimse o sessizliğin içinde oturacak birini bulamıyor. zamanında yazdığımız gibi (bkz: #IG_exLBNFb78LEG8HscJp) o çelik demlikli fotoğraf karesi annemin mutfağındaki çaydanlığın yanına bile yaklaşamaz.
ikinci mesele, bu kafelerin mahalle dokusunu nasıl yuttuğu. eskiden köşedeki bakkalın önünde oturup çay içtiğiniz o bank artık yok; yerine nitro cold brew yazan bir tabela gelmiş. mekânlar güzel görünüyor ama içindeki insanlar birbirine bakmıyor, herkes kendi ekranında. yani modern insanın üçüncü dalga kahve kültürüyle eski mahalle nostaljisi arasında sıkışması değil bu, doğrudan yabancılaşmanın estetik ambalajı.
üçüncü nokta: bu işin ekonomisi. kira, dekor, personel derken fincan kahvenin fiyatı uçuyor; sonunda o parayı veren de zaten kendi masasında oturup fotoğraf çekiyor. yani döngü şu: sen fotoğraf için para veriyorsun, kafe senin fotoğrafınla reklamını yapıyor, sonra yeni müşteri geliyor. kahve bahane, sahne şahane. peki bu döngü nereye kadar? mahalleler betonlaşıp her köşe aynı oldukça, o özgünlük dediğimiz şey de raflarda duran bir etiket olmaktan öteye geçemeyecek.