Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın "çıkar amaçlı suç örgütü kurma ve örgüte üye olma" iddiasıyla yürüttüğü Alihan Kuriş soruşturması, 20 Eylül'de yapılan yazılı açıklamayla bir üst perdeye taşındı. Savcılığa göre söz konusu kişi ve şirketler, örgütün yurtiçi ve yurtdışındaki para ve malvarlığı hareketlerini organize ediyor, kayıt dışı finansal transferleri kolaylaştırıyor ve suçtan elde edildiği değerlendirilen gelirlerin aklanmasına aracılık ediyordu. Bu tabloda 29 kişi hakkında daha gözaltı kararı çıkması ve 23 şirkete kayyum atanması, işin artık sadece birkaç ismin ifadesiyle kapanmayacağını gösteriyor.
Olayın can alıcı noktası şu: 23 şirkete aynı anda kayyum atanması, Türkiye'de alışıldık bir operasyon refleksi değil. Kayyum, normalde tek tük şirket için gündeme gelirken burada tablo neredeyse bir holding ağına işaret ediyor. Savcılığın "kayıt dışı finansal transfer" ve "aklama" vurgusu, paranın sadece yurt içinde değil, yurt dışına da taşındığı iddiasını içeriyor; yani dosya muhtemelen MASAK raporları, banka hareketleri ve yurt dışı bağlantılı hesaplar üzerinden ilerliyor. Böyle bir dosyada gözaltı sayısının 29'a çıkması, örgütün finans ayağının da çökertilmeye çalışıldığını gösteriyor.
Bana kalırsa asıl mesele, kayyum atanan şirketlerin hangi sektörlerde olduğu ve bu şirketlerin örgütle bağlantısının nasıl kurulduğu. Çünkü iddianame netleşmeden "suç örgütü" ile "şirket" arasındaki ilişki çoğu zaman para trafiği üzerinden kuruluyor; bu da beraberinde el konulan malvarlığı, mağdur edilen ortaklar ve durdurulan ticari faaliyetler gibi yan etkileri getiriyor. Soruşturmanın seyri, hem Kuriş'in çevresindeki finansal ağın büyüklüğünü hem de Türkiye'de "kayyum" mekanizmasının artık ne kadar geniş bir ekonomik alana dokunabildiğini göstermesi açısından takip edilmeye değer. (bkz: kayyum ataması)