insanın kendini bir çağrının içinde bulmasıdır. günün belirli vakitlerinde, gökyüzünün rengine göre değişen bir ses, bir davet. fecr vakti, gecenin en karanlık anından sonra gelen o ilk ışıkla birlikte yükselir; sanki karanlığa karşı bir itiraz gibidir. bazıları için bir ibadet başlangıcı, bazıları için bir rahatsızlık, bazıları içinse sadece bir gürültü. ama herkesin ortak paydası, o sesin bir şeyleri böldüğüdür: uykuyu, sessizliği, gündelik telaşı. peki bu bölünme neden bu kadar rahatsız edici? belki de insanın kendi iç sesiyle yüzleşmesini engelleyen bir perde olduğu içindir. ezan, sadece bir çağrı değil; aynı zamanda bir aynadır. kime nasıl görünüyorsa, o kişinin kendisiyle olan ilişkisini gösterir. sabahın köründe kalkan bir balıkçı için denizin ortasında bir yön bulma aracı, bir mülteci kampında çalan bir hoparlörden yükselen ses ise bir umut ya da bir korku olabilir. sesin kendisi değişmez, ama anlamı değişir. bu yüzden ezanı tartışmak, aslında insanın kendi varoluşunu tartışmaktır. kimimiz onu bir ritüel olarak kucaklarız, kimimiz bir dayatma olarak görürüz. ama hepimiz o sesin böldüğü sessizlikte, kendi içimizdeki sessizliği duyarız. belki de asıl mesele, o sesi duymak değil, duyduğumuzda ne olduğumuzdur.